theme-sticky-logo-alt
Ömür ŞANLI yazdı… Neden aynı domatesi ülkemizde daha pahalı tüketiyoruz?
Ağustos 16, 2026
13 Görünümler

Ömür ŞANLI yazdı… Neden aynı domatesi ülkemizde daha pahalı tüketiyoruz?

Tarladaki ürün fiyatı ile pazar-market fiyatları arasındaki uçuruma dikkatin çekildiği yazıda çözüm önerilerini de sıralayan Ömür Şanlı’nın yazısını güncel önemi sebebiyle okuyucularımıza iletiyoruz: Yunanistan’da daha ucuz olan kendi ürünümüz bize neden pahalı? Biz nerede yanlış yapıyoruz? Avrupa’da doğmuş, Balkanlar’da yaşamış ve bugün hayatını Türkiye’de sürdüren biri olarak soruyorum: Biz nerede yanlış yapıyoruz? Yıllardır Avrupa’yı, Balkanlar’ı... daha fazla oku

Tarladaki ürün fiyatı ile pazar-market fiyatları arasındaki uçuruma dikkatin çekildiği yazıda çözüm önerilerini de sıralayan Ömür Şanlı’nın yazısını güncel önemi sebebiyle okuyucularımıza iletiyoruz:

Yunanistan’da daha ucuz olan kendi ürünümüz bize neden pahalı? Biz nerede yanlış yapıyoruz?

Avrupa’da doğmuş, Balkanlar’da yaşamış ve bugün hayatını Türkiye’de sürdüren biri olarak soruyorum: Biz nerede yanlış yapıyoruz?

Yıllardır Avrupa’yı, Balkanlar’ı ve Türkiye’yi görerek yaşayan biriyim. Yunanistan’a gidiyorum, markete giriyorum, pazara çıkıyorum; Türkiye’ye dönüyorum, aynı ürünlere bakıyorum.

Ve bazen gerçekten insanın aklı almıyor.

Türkiye’de yetişen bir domates, Yunanistan’da Türkiye’den daha ucuz olabiliyor.

Aynı biber…

Aynı patlıcan…

Aynı meyve…

Aynı et…

Aynı süt…

Hatta bazen Türkiye’de üretilen bir Türk markasının ürünü, Yunanistan’daki markette kendi ülkemizden daha ucuza satılabiliyor.

İşte burada durup sormak gerekiyor:

Nasıl oluyor bu?

Yunanistan’ın toprağı bizden daha mı bereketli?

Güneşi bizden daha mı sıcak?

Suyu bizden daha mı ucuz?

Çiftçisi bizden daha mı çalışkan?

İnsanı bizden daha mı zeki?

Hayır.

O zaman mesele başka yerde.

Mesele sistemde.

Ve benim artık bilmek istediğim soru şu:

BİZ NEREDE EKSİK YAPTIK?

“HER YERDE KRİZ VAR” AMA NEDEN BİZDE BU KADAR PAHALI?

Evet, Avrupa’da da enflasyon var.

Evet, orada da savaşın etkileri var.

Enerji pahalı.

Akaryakıt pahalı.

İşçilik maliyetleri artıyor.

Gıda fiyatları yükseliyor.

Yani Avrupa güllük gülistanlık değil.

Ama mesele zaten Avrupa’da hiç zam olmaması değil.

Mesele şu:

Onlar fiyatın nereden geldiğini daha fazla izliyor, zincirdeki güç dengesizliklerine daha fazla müdahale ediyor ve üreticiyle tüketicinin arasında daha şeffaf bir sistem kurmaya çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin bugün gıda zincirinde fiyatları, maliyetleri ve marjların nasıl dağıldığını izlemek için Agri-food Chain Observatory adını verdiği bir sistemi var. Amaç, üreticiden tüketiciye kadar zincirin nasıl çalıştığını daha şeffaf hale getirmek.

Demek ki mesele yalnızca:

“Zam geldi.”

demek değil.

Asıl mesele:

“ZAM NEREDEN GELDİ?”

BİR DOMATESİN DE FİYAT KİMLİĞİ OLMALI

Bugün bir restorana gidiyoruz.

Menüde yemeğin kalorisi yazıyor.

Gramajı yazıyor.

İçindekiler yazıyor.

Alerjen bilgisi veriliyor.

Barkodu okutuyoruz, ürün hakkında birçok bilgiye ulaşabiliyoruz.

Peki vatandaşın sofrasına gelen ürünün fiyatının hikâyesini neden göremiyoruz?

Ben diyorum ki:

ARTIK HER TEMEL GIDANIN BİR “FİYAT KİMLİĞİ” OLMALI.

Bir domatesi düşünün.

Barkodu veya ürün kodunu okuttuğunuzda vatandaş şunu görebilmeli:

Üreticiden çıkış fiyatı: … TL

Hal fiyatı: … TL

Nakliye: … TL

Depolama: … TL

İşçilik: … TL

Diğer maliyetler: … TL

Market alış fiyatı: … TL

Market marjı: … TL

Vergi: … TL

Tüketici satış fiyatı: … TL

İşte o zaman vatandaş yalnızca:

“Bu domates neden pahalı?”

demeyecek.

“Bu domates nerede pahalandı?”

diyecek.

Bence Türkiye’nin ihtiyacı olan en önemli reformlardan biri budur:

TARLADAN SOFRAYA FİYAT ŞEFFAFLIĞI.

Avrupa’daki mevcut sistem de tam olarak bunun birebir aynısı olmasa da fiyat, maliyet ve marjların zincirde nasıl dağıldığını görünür kılmayı hedefliyor.

Biz de kendi sistemimizi kurabiliriz.

Hatta daha ileri götürebiliriz.

DEVLET FİYATI DEĞİL, FİYATIN OLUŞUMUNU DENETLEMELİ

Ben devlet her ürünün fiyatını belirlesin demiyorum.

Market:

“Domates şu fiyata satılacak.”

diye zorlanmasın.

Ama devlet şunu söyleyebilmeli:

“Bu ürünün maliyet zincirini göstereceksin.”

Çünkü serbest piyasa:

“Herkes istediği fiyatı koysun.”

demek değildir.

Serbest piyasa;

rekabet, şeffaflık, bilgi ve adalet içinde çalışan piyasa demektir.

Bir ürün gerçekten pahalıya mal oluyorsa bunu bilelim.

Ama 50 liraya mal olan bir ürün 150 liraya satılıyorsa:

Aradaki 100 lira nerede oluştu?

Bunu da bilelim.

HALDEN MARKET RAFINA KADAR HER ŞEY GÖRÜNMELİ

Çiftçiyi suçlamayalım.

Halciyi suçlamayalım.

Marketçiyi suçlamayalım.

Toptancıyı suçlamayalım.

Önce veriyi ortaya koyalım.

Çiftçi kaça sattı?

Hal kaça aldı?

Nakliye ne tuttu?

Depolama ne tuttu?

Market kaça aldı?

Ne kadar kâr koydu?

Vatandaş kaç liraya aldı?

Çünkü bugün herkes birbirini suçluyor.

Market:

“Hal pahalı.”

Halci:

“Çiftçi pahalı.”

Çiftçi:

“Girdi maliyetlerim yüksek.”

Vatandaş:

“Benim cebimde para kalmadı.”

Peki bütün bu zincirin sonunda:

KİM NE KADAR KAZANIYOR?

Bunu görmeden gerçek çözümü bulamayız.

FIRSATÇILIKLA MÜCADELE, SADECE CEZA KESMEK DEĞİLDİR

Burada çok önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor.

Maliyeti artan esnafın fiyatını artırması başka şeydir.

Maliyeti artan çiftçinin ürününe zam yapması başka şeydir.

Ama maliyet aynı kaldığı halde:

“Nasıl olsa herkes zam yapıyor.”

diyerek fiyat yükseltmek başka şeydir.

Bunun adı fırsatçılıktır.

Avrupa Birliği de gıda zincirindeki haksız ticari uygulamaları yasaklayan kurallar uyguluyor; 16 tür haksız ticari uygulama yasaklanmış durumda ve üye ülkelerde bunları uygulayacak yetkili makamlar bulunuyor.

2026’da AB ayrıca sınır ötesi haksız ticari uygulamalara karşı ülkeler arasında bilgi paylaşımı ve yaptırım kararlarının takibini güçlendiren yeni kurallar da kabul etti.

Biz de şunu yapmalıyız:

Haksız kazanç geri alınmalı.

Ceza caydırıcı olmalı.

Tekrarında ceza katlanmalı.

Sistematik fırsatçılıkta daha ağır yaptırım uygulanmalı.

Çünkü 1 milyon lira haksız kazanç elde edip 50 bin lira ceza öderseniz, o ceza fırsatçılığı önlemez.

O ceza, fırsatçının işletme gideri olur.

GRAMAJ AZALACAK, FİYAT ARTACAK: VATANDAŞ İKİ KERE KAYBEDEMEZ

Bir ürünün gramajı düşüyor.

Fiyatı aynı kalıyor.

Sonra fiyatı da yükseliyor.

Vatandaş iki kere kaybediyor:

Daha az ürün alıyor, daha fazla para ödüyor.

Birim fiyat açıkça gösterilmeli.

Gramaj değişikliği açıkça belirtilmeli.

Tüketici geçmiş fiyatı görebilmeli.

Çünkü vatandaşın en büyük gücü:

BİLGİDİR.

TARIMDA ARTIK “BU YIL NE PARA EDİYORSA ONU EK” DÖNEMİ BİTMELİ

Bir yıl patates para ediyor.

Herkes patates ekiyor.

Arz artıyor.

Fiyat düşüyor.

Çiftçi zarar ediyor.

Ertesi yıl patates ekilmiyor.

Fiyat yükseliyor.

Sonra herkes yeniden patatese dönüyor.

Bu planlama değildir.

Bu, savrulmadır.

Oysa toprağımızı tanımamız gerekiyor.

Hangi bölgede hangi ürün daha verimli?

Toprağın analizi ne söylüyor?

Su durumu ne?

İklim neye uygun?

Ülkenin ne kadar ihtiyacı var?

Ne kadarını ihraç edebiliriz?

Ne kadarını ithal etmek daha ekonomik?

Bütün bunlar önceden hesaplanmalı.

Çiftçiye:

“Bu yıl ne para ediyorsa onu ek.”

demek yerine:

“Senin toprağın için en uygun ürün bu. Ülkenin de buna ihtiyacı var. Bunu üretirsen desteğini, pazarını ve gelirini biliyorsun.”

demeliyiz.

Türkiye’de aslında tarımsal üretim planlaması yönünde önemli bir adım atıldı; havza bazlı üretim ve planlı üretime ilave destek modeli uygulanıyor.

Ama bunu daha da güçlendirmeliyiz.

ÇİFTÇİYE SADECE DESTEK DEĞİL, PLAN VE PAZAR VERİLMELİ

Çiftçinin mazotu var.

Gübresi var.

Tohumu var.

İlacı var.

Elektriği var.

İşçiliği var.

Kredisi var.

Çiftçi üretip zarar ediyorsa ertesi yıl üretmemesi şaşırtıcı değildir.

Devletin görevi yalnızca:

“Al sana destek.”

demek değildir.

Asıl görev:

ÜRETMEYİ KÂRLI HALE GETİRMEKTİR.

Çiftçi ne üreteceğini bilmeli.

Ne kadar üreteceğini bilmeli.

Nereye satacağını bilmeli.

Makul gelir elde edeceğini bilmeli.

SAKIZ ADASI BİZE ÇOK ŞEY ANLATIYOR

Bunun en güzel örneklerinden biri hemen yanı başımızdaki Sakız Adası.

Küçücük bir ada.

Ama sakız üreticileri kooperatif çatısı altında örgütlenmiş.

Üretim toplanıyor.

İşleniyor.

Paketleniyor.

Markalaştırılıyor.

Dünyaya satılıyor.

Sakız Üreticileri Birliği’nin verilerine göre yıllık Sakız üretiminin yaklaşık %70’i dış pazarlara gönderiliyor. Ürünlerinin önemli bir bölümü de coğrafi işaret/PDO korumasına sahip.

Şimdi kendimize soralım:

Bizim Anadolu’muzda bunu yapmamamız için ne eksik?

Toprak mı yok?

Üretici mi yok?

Güneş mi yok?

Su mu yok?

Hayır.

Bizde insan da var.

Toprak da var.

İklim de var.

Ürün de var.

Eksik olan çoğu zaman:

Planlama.

Örgütlenme.

Markalaşma.

Pazarlama.

Ortak akıl.

KOOPERATİFÇİLİĞİ YENİDEN AYAĞA KALDIRMALIYIZ

Tarım Kredi Kooperatifleri ve diğer üretici kooperatifleri yalnızca market işletmeciliği yapan yapılar olarak görülmemeli.

Çiftçiden doğrudan almalı.

Kooperatiften doğrudan almalı.

Aracıyı azaltmalı.

İşlemeli.

Markalaştırmalı.

İhraç etmeli.

Ve en önemlisi:

Piyasaya fiyat referansı olmalı.

Tarım Kredi:

“Ben bu ürünü bu fiyata vatandaşa ulaştırabiliyorum.”

dediğinde, piyasanın geri kalanı da fiyatını yeniden düşünmek zorunda kalır.

İşte devletin piyasadaki en sağlıklı müdahalesi budur:

FİYATI ZORLA BASTIRMAK DEĞİL, REKABETİ GÜÇLENDİRMEK.

İTHALAT BİLE VATANDAŞIN LEHİNE KULLANILMALI

Bir ürün dışarıdan daha ucuza geliyorsa gerektiğinde ithalatla piyasayı dengelemekten korkmamalıyız.

Ama bir şartla:

Ucuzluğun vatandaşa yansıması şartıyla.

Dışarıdan eti daha uygun fiyata getiriyorsak ve Türkiye’de hâlâ çok daha pahalı satılıyorsa:

Nerede bu fark oluştu?

Vergi mi?

Nakliye mi?

Depolama mı?

İşçilik mi?

Yoksa kâr mı?

İşte yine aynı soruya geliyoruz:

FİYATIN HİKÂYESİ NEREDE?

BİR “GIDA VE FİYAT İSTİKRAR KURULU” KURULMALI

Ben artık bunun tek bir bakanlığın işi olduğuna inanmıyorum.

Tarım Bakanlığı tek başına çözemez.

Ticaret Bakanlığı tek başına çözemez.

Hazine ve Maliye Bakanlığı tek başına çözemez.

Merkez Bankası tek başına çözemez.

Rekabet Kurumu tek başına çözemez.

Bu nedenle benim önerim:

GIDA VE FİYAT İSTİKRAR KURULU

kurulmasıdır.

Tarım Bakanlığı…

Hazine ve Maliye Bakanlığı…

Ticaret Bakanlığı…

Merkez Bankası…

Rekabet Kurumu…

TÜİK…

Üniversiteler…

Çiftçi temsilcileri…

Kooperatifler…

Hal temsilcileri…

Marketler…

Odalar…

Tüketici temsilcileri…

Bağımsız uzmanlar…

Aynı masada oturmalı.

Her ay aynı sorunun cevabını vermeli:

“VATANDAŞIN SOFRASINDAKİ FİYAT NEDEN ARTTI?”

Ve bu kurul sadece rapor hazırlamamalı.

Çözüm üretmeli.

ÇÜNKÜ DOMATESİN PARTİSİ YOK

Bu mesele artık iktidar-muhalefet kavgası olmamalı.

Çünkü:

Domatesin partisi yok.

Ekmeğin partisi yok.

Etin partisi yok.

Sütün partisi yok.

Çocuğun sofrasının partisi yok.

Bu mesele:

SİYASET ÜSTÜ BİR TÜRKİYE MESELESİDİR.

İktidarıyla…

Muhalefetiyle…

Çiftçisiyle…

Esnafıyla…

Sanayicisiyle…

Marketleriyle…

Kooperatifleriyle…

Vatandaşıyla…

Hep birlikte elimizi taşın altına koymak zorundayız.

PEKİ BİZ AVRUPA’DAN NEYİMİZ EKSİK?

Ben Avrupa’da doğmuş, Balkanlar’da yaşamış ve bugün hayatını Türkiye’de sürdüren biri olarak bunu kendime de soruyorum.

Onların insanı bizden daha mı akıllı?

Hayır.

Çiftçisi daha mı çalışkan?

Hayır.

Toprağı daha mı bereketli?

Hayır.

Güneşi daha mı sıcak?

Hayır.

Ama ellerindeki imkânları daha iyi çalışan bir sistemin içine koymayı başarmışlar.

Biz de başarabiliriz.

Hatta bazı konularda onlardan daha iyisini yapabilecek potansiyele sahibiz.

Çünkü bizim en büyük zenginliğimiz:

Toprağımız.

İklimimiz.

Üreticimiz.

Genç nüfusumuz.

Coğrafyamız.

Ve çalışkan insanımız.

ARTIK KABUĞUMUZU KIRMA ZAMANI

Yıllardır vatandaşa:

“Biraz daha sabredin.”

diyoruz.

“Biraz daha kemer sıkın.”

diyoruz.

Peki kemer sıkılacaksa:

HEP BİRLİKTE SIKMAYACAK MIYIZ?

Devlet israfı azaltacak.

Siyaset israfı azaltacak.

Vatandaş tasarruf edecek.

İş dünyası makul kârı kabul edecek.

Çiftçi planlı üretecek.

Market dürüst ticaret yapacak.

Kooperatifler güçlenecek.

Fırsatçı cezalandırılacak.

Ve herkes elini taşın altına koyacak.

Çünkü vatandaş kemer sıkarken birilerinin fırsatçılık yapmasına izin verirsek, ekonomik mücadeleye değil, adaletsizliğe ortak olmuş oluruz.

SON SÖZ: BU ÜLKE FİYATLARIN BU KADAR KOLAY YÜKSELMESİNE NEDEN İZİN VERİYOR?

Ben artık sadece:

“Zamları kim yapıyor?”

diye sormuyorum.

Daha büyük bir soru soruyorum:

“BİZ NEDEN ZAMMI BU KADAR KOLAY YAPILABİLİR HALE GETİRDİK?”

Fırsatçı sadece market değildir.

Sadece halci değildir.

Sadece toptancı değildir.

Sadece üretici değildir.

Fırsatçılık, sistemin boş bıraktığı her yerde ortaya çıkar.

O halde insanları birbirine düşman etmek yerine:

FIRSATÇILIĞA İZİN VERMEYEN BİR SİSTEM KURMALIYIZ.

Öyle bir sistem ki:

Üreten kazansın.

Çiftçi kazansın.

Esnaf kazansın.

Market kazansın.

İşçi kazansın.

Ama vatandaş da kazansın.

Çünkü bir ülkede herkes kazanırken vatandaş sürekli kaybediyorsa,

ORADA BİR ŞEY YANLIŞ DEMEKTİR.

Ben devletin ticareti öldürmesini istemiyorum.

Devletin adaleti sağlamasını istiyorum.

Market zarar etsin demiyorum.

Makul ve dürüst kârla çalışsın diyorum.

Çiftçi zarar etsin demiyorum.

Üreterek zenginleşsin diyorum.

Vatandaş yardım beklesin demiyorum.

Kazandığı parayla insanca yaşayabilsin diyorum.

Ve artık hep birlikte şu sorunun cevabını aramalıyız:

NEDEN AYNI DOMATESİ, AYNI BİBERİ, AYNI PATLICANI, AYNI ETİ, AYNI SÜTÜ KENDİ ÜLKEMİZDE DAHA PAHALI YİYORUZ?

Belki de Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan en büyük ekonomik reform, fiyatları zorla bastırmak değil;

fiyatların haksız yere yükselmesini zorlaştıracak, üreticiyi koruyacak, tüketiciyi kollayacak, fırsatçıyı caydıracak ve herkesin hesabını görebileceği adil bir sistem kurmaktır.

Çünkü mesele yalnızca domates değil.

Mesele Türkiye’nin ekonomik düzenidir.

Mesele yalnızca bugünkü fiyat değil.

Çocuklarımızın yarın nasıl yaşayacağıdır.

Mesele yalnızca iktidarın sorumluluğu değil.

Hepimizin sorumluluğudur.

Ve artık birbirimizi suçlama zamanı değil.

Kabuğumuzu kırma zamanıdır.

Üretme zamanıdır.

Planlama zamanıdır.

Şeffaflaşma zamanıdır.

Adil paylaşma zamanıdır.

Ortak akılla hareket etme zamanıdır.

Çünkü:

BU TOPRAK BİZİM.

BU ÜRETİM BİZİM.

BU SOFRA BİZİM.

BU ÜLKE BİZİM.

Ve ben, Avrupa’da doğmuş, Balkanlar’da yaşamış ve bugün Türkiye’de yaşayan bir vatandaş olarak, artık tek bir şey istiyorum:

Türkiye’de üretilen bir domatesin, Türkiye’de yaşayan vatandaşın sofrasına Avrupa’dan daha pahalı gelmediği bir Türkiye.

Üreticinin yüzünün güldüğü, esnafın kazandığı, marketin dürüstçe kâr ettiği ve vatandaşın cebinin nefes aldığı bir Türkiye.

Bunu yapabilecek gücümüz var.

Eksik olan gücümüz değil.

Ortak aklımız.

Ve belki de artık en çok ihtiyacımız olan şey:

“Ben ne kazanacağım?” diye değil, “Bu ülke nasıl kazanacak?” diye düşünebilmek.

İşte o zaman gerçekten kabuğumuzu kırmış oluruz.

0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

15 49.0138 8.38624 arrow 0 arrow 0 4000 1 0 horizontal https://tireilkhaber.com.tr 250 0 1